Deniz, o sabah başka bir nefesle uyanmıştı. Gökyüzü, gri ve mavi arasında kararsız, ağır bulutlarla kaplanmış; ışık, ufuk çizgisinin üzerine düşemeden gölgelerin içinde kaybolmuştu. Sanki tüm dünya, yaklaşan bir fırtınanın kalp atışlarını dinliyordu.
Tablonun tam ortasında, beyaz yelkenleri rüzgârın acımasız pençesinde savrulan küçük bir tekne vardı. Gövdesi kırmızıydı—koyu lacivert dalgaların içinde bir kalp gibi parlıyor, her darbeyle biraz daha eğiliyordu. Yelkenler ne kadar çırpınsa da tekne sanki dalgalar tarafından içine çekilmek istenen bir sır gibiydi.
Bu tekneye “Rüzgârın Kızı” derlerdi. Teknesi küçük ama cesareti büyük olan bir denizcinin hikâyesini taşırdı. Adı kimse için önemli değildi aslında; asıl önemli olan, fırtınalara kafa tutarak denize söz veren bir insanın varlığıydı.
Denizci yıllar önce bu sularda birine bir söz vermişti:
“Bir gün ne olursa olsun geri döneceğim.”
Devamını Göster